bir istasyondayım treni kaçıracağımı bile bile bekliyorum.
Kar yağsın ve ense kökümden bir kedinin pençeleri sırtıma doğru uzansın, yırtarak derimi. Hangi sıcaklıkla akarsa aksın damlalar sırtımdan. Uykuya dalalım sen gidene kadar.. Nasılolsa ikimiz de kar yağsın istiyoruz. Yağmur benim de işime geliyor arasıra sorun yok. Kaplumbağalar içimizde. yavaş yavaş içine çekiyorsun beni.
İki nokta arasındaki en kısa yola ‘doğru’ denmesinin hata olduğunu gösteren şey benim sana olan yakınlığımla senin bana uzaklığının aynı olmamasıydı. Bir ara eğri büğrü ama yine de doğruydu ama hiç ‘dosdoğru’ değildi. Burnum gibiydi aynı. Eğri ama öyle olması normalmiş, doğruymuş gibi. Burnumu da…
Yüz aynasını masanın üzerine koyup, suratımı köpürtmeye başladım. Elim titriyordu. İyice köpürünceye dek fırçayı yüzümün her yerine sürmeye devam ettim. Gözlerimi açtığımda, aynaya baktım, görüntüm gidip geliyordu. Titreyen elimle ayna’nın yanında duran usturaya uzandım. Yüzümü hafifçe sola çevirip yandan aynaya baktım ve gözlerimi kapadım, usturayı kaşıma doğru sürttürerek birkaç tekrarda sağ kaşımı kazıdım. Usturanın üzerindeki kalan kılları havluya sildim. Radyoda Zeki Müren çalıyordu. Başımı çevirdiğimde dışarıda yağmurun başladığını gördüm. Tekrar aynaya dönerek sol kaşımı da yavaşça kazıdım. El yordamıyla kaşlarımı kesmiştim. Tıpkı karanlık bir odaya girdiğinizde ışığın anahtar düğmesini bulmak için bilindik hareketlerle elinizi pürüzsüz duvarda gezdirişiniz gibi. Duruma göre herhangi bir vücutta da gezdirilen el olabilir bu. Usturada kalan sol kaşımı da havluya sildim. Gözlerimi açtığımda gördüğüm görüntüden rahatsız değildim. Oturduğum koltuktan doğruldum ve sol tarafımda bulunan pencereyi açıp başımı deli gibi yağan yağmura çıkardım. Yüzümü kaplayan köpükler hafifçe yağmur sularıyla karışıp çenemden süzülmeye başlamıştı. Bütün yüzümün köpükten arındığına ikna olduğumda başımı içeri soktum ve odaya girdim. Havluyu alıp yüzümü kuruladım. Ve kahve yapmak için mutfağa doğru yöneldim. Mutfakta da en yakın arkadaşımın gölgesi dolaşıyordu. Çaydanlığın içine girip oradan da dolapları birer birer gezerek son olarak lavabonun giderinden içeri girmişti. Gölgelerin hızının sahibinin ruh haline göre değiştiğini ilkokulda öğrenmiştim. Ruh halinin kötü olduğunu anlayabiliyordum zira gölge ne yapacağını bilmeyen hareketlerle hızlıca oradan oraya geçiyordu. Telefona sarılıp arkadaşımı aramak aklıma geldi fakar kahvemi yapmadan aramaya niyetim yoktu. Kahvemi ocağa bırakıp banyoya yöneldim. Banyonun kapısına elimi attığımda kapı kilitliydi fakat kapıyı kilitlediğimi hatırlamıyordum. Ayaklarımı terliklerden çıkarıp çıplak halde banyo kapısının önündeki havluya sildiğimde kapı kendiliğinden açıldı. Herhangi bir değişiklik yoktu banyoda. Sadece diş fırçamın yere düşmüş olduğunu gördüm. Eğilip diş fırçamı aldım ve mutfağa dönüp diş fırçamı kaynar suyla yıkayacağım sırada kahve taşmaya başladı. Ocağın altını kapattım ve kahvemi hazırlayıp oturma odasına geçtim. Oturma odasında birden fazla gölge buldukları her yere oturmaya çalışıyorlardı fakat kıvrımları kolayca kavrayamadıklarından her birinin huzursuz çabaları göze çarpmaktaydı. Arada bir sıkılanlar duvarlarda gezip tekrar koltuğa yöneliyordu. Çoğu elimdeki kahveyi farkeder farketmez kupanın içine yavaşça giriyordu. Bir müddet sonra odada hiç gölge kalmadı ve hepsi artık elimdeki kupanın içindeydi. O an aklımdan geçen tek şey kahvenin tadıydı, ilk yudumu bile almamışken. Sıcaklığı artan kupayı yavaşça dudaklarıma yaklaştırdım, üst dudağımın kupaya değmesine milimetreler kalmıştı. Kokusu neredeyse yok denecek azdı. Kahveyi yavaşça dudağımla temas ettirir ettirmez, gölgem ağzımdan hızla çıktı ve kupanın içine girdi.
Güneşten ve gece sokak lambalarından kaçarak yaşamanın ne demek olduğunu o günden sonra anladım.
Kaşlarıma gelince, onları kesmemin sebebi; İnsanlarla karşılaştığımda ilk olarak yüzümü odaklanıp gölgemin olmadığını farketmelerini sağlamaktı..
Ayakkabılarım ıslanmasın diye çıkmıyorum bu gece dışarı. Olaylar gelişsin istiyorum çoğu zaman fakat beklediğim güneşin batıdan doğuşu gibi birşey. Ama buna rağmen doğuda batılı, batıda doğulu olduğumun farkındayım da. Güneşin bataklıkları kuruttuğu doğru hiç bataklık göremedim. Sana kızgınım, sana da ve sana da. Elveda mı daha güçlü yoksa hoşçakal mı ? Ve yaşım gereği kaz ayağı denen tabiri öğrendim buna ek olarak parmaklarda ki yüzükleri. Sağa takınca farklı sola takınca farklı ama halen dünyada sağını solunu karıştıran çocuklar var onların hali ne olacak ?




